Bükülen Beden, Uyanan Ruh: Kendi Hakikatine Yürüyen Ruhumun 51. Yaş dileği...

Simone de Beauvoir, "Kadın doğulmaz, kadın olunur," derken sadece toplumsal bir rolü değil; sancılı, gururlu ve dürüst bir varoluş mücadelesini kastediyordu. Ben de bu söze küçük bir ek yapıyorum: "Kendin doğulmaz, kendin olunur..." Kendini aramak, kaybolmuş bir şeyi bulmak değilmiş meğer; her gün biraz daha bilinçli bir şekilde kendini yeniden inşa etmekmiş.
​İnsanın omurgası, topraktan göğe uzanan o dimdik duruşuyla varoluşun "Elif"idir. Ancak yaşamın ağır sorumlulukları, başkalarıyla kıyaslanmanın getirdiği içsel kırılmalar ve sahte beklentiler ruhun üzerine bir dağ gibi çöktüğünde; o Elif eğrilir, bir arayışın ve yükün sembolü olan "Vav"a dönüşür.
Beden, ruhun hizasını kaybettiği bu eşikte kendi gizli alfabesiyle konuşmaya başlar. Çoğu zaman bu bükülüş, fırtınalı denizlerden geçmekten korkan içimdeki o saklı kız çocuğunun sessiz çığlığıydı.
Dışarıdan bakıldığında dik başlı, gururlu ve sarsılmaz bir duruş sergilesem de; içeride bir yerlerde o küçük kız çocuğu yıllarca ağladı.
Duygularını dile getirmeden, yalnız baṣına mağrur bir dik duruṣtu benimkisi...
Onu gören , duyan yada farkına varan olmadı !
Ta ki o küçük kız çocuğunu kendim görüp, duyup, farkına varana dek !
Çoooook yıllar sonra olsa da artık o kız çocuğu hep gözümün önünde .
​Geç bir fark ediliṣti ama ben de bu hayatı ilk kez yaşıyordum...
Elime hiçbir zaman yol gösteren hazır bir kılavuz verilmedi, kendi yolumu ve o yolda ilerlemeyi  kendim belirledim.
Ben de hatalar yaptım, kendimi aradım, ben de çok yoruldum. Ben de sadece mutlu olmayı hayal ediyordum. Kaç kez içime batan kendi kırıklarımı tek başıma toparlamak zorunda kaldığımı, kaç hayalimi sessizce kalbime gömdüğümü ve acıya rağmen kaç kez gülümsemek zorunda kaldığımı bir ben biliyorum.
​Henüz ne kadar yol katetmesi gerektiğini bilmeyen o genç kız halimi hatırlıyorum.
Onu neyin güldürdüğünü, akşamları hangi şarkıları söyleyip ne hayaller kurduğunu, on-yirmi- otuz  yıl sonra kendini kim olarak gördüğünü anımsıyorum.
​Ve ṣimdi daha iyi anlıyorum büyümek; insanın sadece annesine yada yetiṣtiren kiṣiye olan ihtiyacının bittiği an değilmiş !
Büyümek; anneni, ebeveynini yada seni kim yetiṣtirdi ise onu sadece bir anne , baba, yetiṣtiren kiṣi olarak değil, tıpkı senin gibi canlı, kırılgan, hata yapabilen ve kusurlu bir insan olarak görmeye başladığın andır.
Ben de bir kadın, bir eṣ, bir anne , bir evlat , bir arkadaṣ, dost olarak o kusurlarım ve insanlığımla kendimi her kimliğimle affediyorum.
​Hayat, sahte ışıltıların ve geçici çıkarların cazibesiyle dolu bir sahne... Ancak hakiki değerlerin, tıpkı ateşle sınanan altın gibi, sadece en saf ve dirençli karakterlerde parladığını yaşayarak öğrendim ve ben, hayatın getirdiği hiçbir kuyuda bir başkasının bana ip uzatmasını beklemedim; kendi tırnaklarımla, kendi gücümle kazıyarak çıktım her zorluktan. O yüzden duruşumdaki gurur bir kibir değil, tırnaklarımla kazandığım sarsılmaz bir zaferdir.
​Çünkü benim felsefem hep net oldu:
​Benim için dürüstlük; kimsenin görmediği yerde bile doğru kalabilmektir.
Ahlak; konuştuğumla değil, yaptıklarımla var olur.
Ve karakterim; çıkarın bittiği yerde de aynı insan kalabilmemdir...
Hiç mütevazi olamayacağım bazı değerlere sahip olduğumu da biliyorum.
Nasıl ki tenime değip kaşıntı yapan sahte bir takıyı taşıyamazsam, sahte insanları da hayatımda barındıramam. Demir paslanıp sürekli mat kalırken, benim ruhum altın gibidir; sahtelik bana değdiğinde onu reddeder.
Bal gibi tatlı, iyi niyetli de bir özüm olduğu için zaman zaman hayatıma yanlış insanların denk gelmesi değerimden bir şey eksiltmedi; aksine cevherimin bir kanıtı oldu.
​Ama ben de cam misaliydim... Kırılıncaya kadar kırılgan, kırıldıktan sonra ise kenarları keskinleşen bir cam... Kendi nezaketimden, iyi niyetimden defalarca kırıldım. Ve zamanla kenarlarımı bileyip keskinleştirdiğimde beni kimse suçlayamadı.
Sevilmek için savaştıkça, değerimi başkalarının gözünde aradıkça ve sezgilerimi susturdukça fark ettim ki önce kendi ışığım sönüyordu.
Dünyanın en güzel çiçeği gibi samimiyetle açtığımda bile beni çiçek sevmeyen, kokumdan anlamayan katı yüreklere de denk getirdi hayat.
​Peki, kırkımdan sonra hissettiğim o derin yorgunluk nedendi?
O yorgunluk yaşla ilgili değildi; yıllarca kendi hayatımda bir misafir gibi yaşamış olmanın, herkese yetişmeye çalışıp hep başkalarının yükünü sırtlanmanın yorgunluğuydu.
​İşte tam da bu yorgunlukla, Sabahattin Ali’nin "Sessiz sedasız bir köşeye çekilip yaşamak lazım" dediği o inziva durağına vardım.
​Fakat anladım ki o sessizlik bir yenilgi değilmiş; ruhuma verdiğim ilahi bir es, bir uyanış eşiğiymiş.
Zen Budizmi'ndeki o güzel kavrama tutundum: "Başlangıç zihni..." Yaş almak uzmanlaşmak değil, yeniden acemi olabilmektir. Bilmediğimi kabul ettiğim yerde merakım, merakımın olduğu yerde dönüşümüm başladı. Bilgelik; sadece acı çekmekten değil, aynı yoldan geçerken artık başka bir yolu seçebilmekten doğuyormuş.
​Mevlana’nın dediği gibi:
"İçine sefer etmeyen, dünyayı dolaşsa ne? Kendini görmeyen, alemi görse ne?"
​Gerçek iyileşme, bakışlarımı dışarıdaki kıyaslardan ve sahteliklerden çekip kendi cevherime yönelttiğim an başladı.
İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir / Sen kendini bilmezsin, ya nice okumaktır."
"Dostun evi gönüllerdir, gönüller yapmaya geldim."
​Yunus’a göre hakikata ermek, yeni şeyler biriktirmek değil; kalpteki tortuları temizleyip asıl olana yer açmaktır.
Kendimi arayıṣ, tanıma , dinleme derken yaṣadıklarım,
sınandığım olaylar , beni çicek gibi açtıranın da, beni bu çetin imtihanlarla sınayanın da aynı Kudret olduğunu daha çok idrak ettim. Bir mandalinanın kaderini bir armuda karıştırmayan Rabbim; benim yaşadıklarımı, kırılan her bir parçamı, döktüğüm her bir gözyaşını zerresi zerresine yazmıştı zaten. O’na güvendiğim ve kendi içime döndüğüm an, ruhumdaki o ilahi sır tecelli etti. Bedenimin ve ruhumun "Rahman" kökünden gelen "Rahim" tecellisiyle ilahi bir merhamet, sezgi ve kader taşıyıcısı olduğunu fark ettim.
Gönüller yapma gayretim, kırmadan ,dökmeden bu dünyadan geçerken güzel izler bırakmak ...
​İşte bugün 51 yaşıma adımımı attığım gün tüm bu hakikatlerin ışığında yeniden geriye bakıyorum…
​Bir INSAN, kadın, bir eş, bir anne, belki de yakında kucağıma yeni mucizeler alacak bir anneanne, bir evlat ve iyi bir dost , arkadaṣ olarak bu tek seferlik hayatta her rolün hakkını vermeye çalıştım. İnsanların yaşam yolculuğu inişli çıkışlıdır; ancak ne istediğimi ve yönümü belirlediğimde kendimi sapmalardan kurtardım.
Rotamı yeniden oluşturdum: Kendi yönüm. Ve biliyorum ki rotasını belirlemiş bir kadını en zorlu fırtınalar bile yıkamaz. Hayallerim büyük, ama ayaklarım yere çok sağlam basıyor.
​50'li yaşlarım, deneyimlerimin bilgeliğe dönüştüğü altın yıllarım oldu. 30 yaşımdaki, 40 yaşımdaki ve 50 yaşımdaki "ben" aynı kişi değil ve bu çok doğal. Çünkü ilişkilerimiz, kayıplarımız, seçimlerimiz bizi tekrar tekrar dönüştürür.
​Bana yıllardır öğretilmeyen en büyük gerçeği sonunda kavradım:
​Ben hiçbir zaman değersiz değildim, sadece kim olduğumu unutmuştum...

​Özümü ve değerimi hatırladığımda sadece yaşım değişmedi; duruşum, frekansım, hayatı göğüsleme şeklim değişti. Öğrendiklerim sayesinde artık bana, ruhuma, sağlığıma iyi gelmeyen ne varsa; insanı, arkadaşı, aile sohbeti veya işiyle arama o zarif ama geçilmez mesafeyi koyabiliyorum. Artık yorulmadan, kendimi eksiltmeden "hayır" diyebiliyor, kendi alanımda huzurla ve hafiflikle nefes alabiliyorum. Kendini hatırlayan uyanmış bir kadın olarak artık dışarıdan yönetilemeyen, kimsenin rızası için kendini yok saymayan biriyim.
​Bugün yeni yaşımdan dileyim; bu sonsuz öğretinin ışığında, sağlığıma ve bedenime şifa ile sarılmak...
Umut ettiğim, hayalini kurduğum tüm dileklerimin en hayırlı, en güzel şekliyle gerçekleştiğini görmek.
En güzel şeylerin henüz gelmediğine inanmaya devam etmek...
​Ve en büyük teşekkürüm yüreğime dokunanlara...
Yolumun denk geldiği candan öte güzel insanlara, beni ben olduğum için sevebilen, yanımda dimdik duran o güzel yüreklere sonsuz minnettarım. Onların varlığı bu hayattaki en zarif hediyemdir.

​Velhasıl ey kalbim... Mademki Allah'ın her şeyden haberi var, üzülmeye değecek hiçbir şey yokmuş bu dünyada. Özüme döndüm, bedenimi bir emanet sayıp saf altın gibi parlamayı seçtim. Kendini hatırlayan bir kadın olarak artık sadece iyileşmiyorum; bulunduğum her yere, dokunduğum her ruha ŞİFA oluyorum.
​Göğsünde dev bir kor ateşi, yetiştirilme sancıları ve yaşamın ağır yüklerini taşıdığı halde çevresine bir zemzem ferahlığı sunabilen tüm kadınlara selam olsun. Çünkü kadın olmak; büküldüğü yerden yeniden doğmayı, içindeki kız çocuğunun elinden tutup göğe doğru "Elif" gibi dimdik uzanmayı seçmektir.
51. ​yaşım; sağlığımla, huzurumla, derin farkındalığımla ve ilahi bir hafiflikle gelsin.
​Hoş geldin yeni yaşım, hoş geldin benim hakiki ruhum...

Kommentare

Beliebte Posts aus diesem Blog

Depremin Gölgesinde: Carseae’den Bugüne Sındırgı’nın Hafızası ve Yitip Giden Hayatlar !

Gurbet de dünyaya merhaba diyen, gurbetçi çocuğu iken yeniden ...

IYILIĞİN TÜM DÜNYAYI KUŞATMASI DİLEĞİYLE ❤️