Yorulmak yolun parçası, vazgeçmemek şifasıdır.

Canım çok şey anlatmak istiyor ama… Beynim yorgun, bedenim yorgun, heveslerim yorgun, iyimserliğim yorgun… Konuşarak anlaşmaya olan inancım bile yorgun. Bütün yorgunluklar geçer, geçiyor…
Rabbim gönlümüze yorgunluk vermesin…
Bunu 3 Ocak 2020’de yazmışım.
Kim bilir o günden bugüne neler yaşadım…
Şimdi o kadar geriye gidip konsantre olmak zor, hatırlamak güç.
Ama bu paylaşım karşıma çıkınca, bugüne kadar yaşadıklarım bir bir geçti aklımdan.
Yorgunluğum taa geçmişe dayanıyor.


O zaman “beden yorgunluğu” demişim.
Oysa şimdi fark ediyorum ki, gönlüm de yorgunmuş; ben bunun farkında değilmişim.
Yıllar içinde şunu da fark ettim:
Çocukken ihtiyaç duyduğum yetişkine dönüşmüşüm.
Bugünkü Tevide’ye baktığımda, “İşte” diyorum,
çocukken yanımda olsaydı kendimi güvende hissedeceğim kişi bu olurdu.
Yetişkin bedenimizin, çocukluk sinir sistemimizin hikâyesini taşıdığını öğrendim.
Şimdilerde çok yönlü bir farkındalık içindeyim.
Ama benim farkındalığım, bazen yakınlarımın ve çevremin rahatsızlığına sebep oluyor.
Başlarda ailemi, yakınlarımı suçladım.
Çünkü bilinçdışı çatışmalarımın kökeninde ebeveynlerimi buluyordum.
Fark ettikçe, derinleştikçe onları mazur görmeyi seçtim.
Oldukları gibi kabul ettim ve affettim.
Çünkü onların da kendi aktarımlarının ve travmalarının kurbanı olduklarını gördüm.
Bizi en çok öfkelendiren insanlar, kendi içimizde görmediğimiz yanlarımızı yansıtıryormuṣ.
Tekrarlayan kırgınlıklar bir ders, öfke ise bir ayna ise. “Bu bana ne öğretiyor?” diye sormak, döngüleri kırarak, kalbimize kapılar açmamızı sağlıyor.
 Affetmek ya da aff etmemek de ṣart değil, yakın olmak hiç önemli değil; önemli olan kendimizi anlamak ve rahat bırakmak.

Şimdi kendi hayatımın sorumluluğunu almaya çalışıyorum.
Geçmişin tekrarını sürdürmek yerine, hayatımı dönüştürebileceğimin farkındayım.
Şems-i Tebrizî’nin dediği gibi:
“Bu âlemde sana ait tek şey, yürüdüğün yoldur.”
Öyle değil mi?
Ve Tevide’nin dediği gibi:
Yol uzun, yolcu yorgun…
Yavaş usul, bol molalarla, dinlenerek, farkına vararak ilerlemek gerek.
Son zamanlarda bana iyi gelen, beni motive eden birçok yazı okuyorum.
Birinde şöyle diyordu:
“Vücudumuz bizi her zaman dinler.
Şiirsel bir şekilde değil, biyolojik bir şekilde.
Her düşünce, her ses tonu, her fısıldanan özür ya da hayal kırıklığı dolu iç çekiş,
sinir sistemi aracılığıyla kimyasal sinyaller gönderir.”
Harvard Tıp Fakültesi’nde yapılan psikoneuroimmünoloji çalışmaları da bunu söylüyor:
Hücrelerimiz, kendimizle nasıl konuştuğumuza kelimenin tam anlamıyla tepki veriyor.
İçsel konuşma iltihabı azaltabiliyor.
Şükran duygusu acıyı hafifletebiliyor.
Nezaket “pozitif düşünme” değil; nörobiyoloji.
Zihin konuşur, beden itaat eder.
Bu yüzden sizi en çok dinleyen kişiye, yani kendinize karşı nazik olun.
Bugün bedeninize söyledikleriniz, yarın bedeninizin hissettikleri olur.
Ben bedenimi ve ruhumu dinliyorum, gözlemliyorum.
İnsanlardan hâlâ yeni yeni şeyler öğreniyorum.
2025 yolculuğumda şunu da öğrendim:
İyiliğin bile bir ölçüsü varmış.
Ama şunu biliyorum:
El uzattığım her kalpte, aslında kendi kalbimi de iyileştiriyorum.
Birine umut olduğumda, ben de karanlığımdan biraz daha çıkıyorum.
İyilik bir tohum gibi; düştüğü yerde mutlaka bir filiz verir.
Birilerine şifa olmayı deneyin.
Tanımadığınız insanlara bile…
Gönlün sevinmesine vesile olun.
O zaman Allah da sizi, ummadığınız yerden çiçeklendirir.

“Yorulmak yolun parçası, vazgeçmemek şifasıdır.”

Kommentare

Beliebte Posts aus diesem Blog

Gurbet de dünyaya merhaba diyen, gurbetçi çocuğu iken yeniden ...

Depremin Gölgesinde: Carseae’den Bugüne Sındırgı’nın Hafızası ve Yitip Giden Hayatlar !

IYILIĞİN TÜM DÜNYAYI KUŞATMASI DİLEĞİYLE ❤️