Selam,
29 Mart 2020 Pazar, Koronalı günlerin, izole yaşamın 19.cü günü ...
Sizi bu yazımla Afrika'nın incisi Uganda'ya şöyle bir götürüp, gezdirip getireceğim, yola çıkmaya hazır mısınız?
Her ne kadar tüm güzelliklerini görememiş olsak da, yeniden o güzel yerleri görebilme ümidiyle, gördüğümüz yerleri kafamda yeniden canlandırarak sizlerle birlikte yeniden oraları gezeceğim, bu vesile ile sizleri güncel konu Korona dan uzaklaştırmış olurum diye düşündüm😉
Hadiiiii yola çıkmaya hazır mısınız ?
Biz de gitme fikri oluştuğunda çevremizden gelen, bizleri biraz da ürperten, endişelendiren konuşmalar aklıma geldiğin de "bilinmeyenin insani nasıl da korkuttuğuydu, gerçî bende ki sadece endişeydi, endişe de bir nevi korku aslında değil mi !
Ama ben her zaman ki gibi, hep iyi düşündüm, "Allah büyüktür" deyip, tedbirlerimizi alıp, tevekkül ettim ki, nihayetinde inanın endişe ve korkuya hiç mahal olmadığını yaşayarak gördük !
Tedbirler neydi ?
Aşılar, üzerimizdeki paranın muhafazası, değerli ve gösterişli olan hiç bir takıyı takmayışımızdı !
Uganda'nın diğer Afrika ülkelerine nazaran daha yeşil olduğunu biliyordum, gitmeden biraz okumuştum, ama gittiğimizde gördüğümüz yeşil değil, yemyeşil, bolca doğal gölün, hatta balta girmemiş doğal ulusal parkların, verimli toprakların olduğunu görünce bu ülkenin havası, doğası ile cennet bir ülke olduğunu gördük, maalesef bu cennet ülkede, cehennemi yaşayan insanların olması bizi kedere boğsada gerçek bu !
Entebbe havaalanına sabaha karşı indik, yine aynı saatlerde geriye döndük ve zamanımızın kısalığından, Viktoria gölü kenarında bir yarım adada olan, Uganda' nın eski baş kenti Entebbe'yi görme şansımız olmadı.Biz gidemedik, ama
Entebbe ye sizin yolunuz düşerse 1930 da Tarzan filminin çevrildiği Botanik Parkı ziyaret etmenizi öneririm.Entebbe balık üretim çiftlikleri ile de ticaret hayatını canlı tutan bir yer.
Biz ilk günler Kampala yakınlarında bir çok köyü ziyaret ettik, bana kalırsa Uganda'nın her yeri Botanik Park, kızıl verimli toprakların olduğu, aniden bastıran tropik yağmurların gün içinde sizi ferahlatıp birden yağıp geçtiği, her yerde avakado, jackfruit, muz, ananas, kahve, farklı bir patates türü ağacının ve çesitli meyve ağaçlarını görmeniz mümkün.
Örneğin 370 km lik Kasese'ye 7 saatte ulaştık, tabii arada molayla hadi 8 saat diyelim, yol boyu değişik manzaralara şahit olduk, Fort Portal'e doğru yol alırken Kibale Ulusal Parkının küçük bir bölümünün, geçtiğimiz yolun sınırlarında olduğunu çok sonra idrak ettim, geçtiğimiz her noktayı navigasyonla takipteydim, lakin o an aklıma hiç gelmedi.Eve döndüğümde geçtiğimiz güzergahları, gittiğimiz yerleri çektiğimiz fotoğrafları incelerken fark ettim.
Haaaa " o nedenle goriller ulu orta yollarda yürüyormuş" dedim !
Ne kadar enteresan degilmi? , yolda arabayla giderken bir bakmışsınız yol boyu bir sürü goril !
Yol güzergahında önce Uganda' nın 2.büyük dağı Mont Speke ve ardından Stanley dağ manzaralarını görerek ilerledik.
Bu dağların arkası Kongo Cumhuriyetiymiş, şoförümüz Musa' nın informasyonu.
Fort Portal de bir kahve molası verdik, ama kahvenin yetiştiği ülkede, kahve kültürü yok gibi, bir saatte zor gelen Afrika usulü kahvelerimizi içtik ve Kasese'ye otelimize geçtik.
Sabah erken yola çıktık ama, akşam saatlerinde anca Kasese'deydik, oldukça yorulduk, lakin mutluyduk, sabah erken yeni ve yoğun bir gün bizi bekliyordu !
Bizim bu yolculuğumuz tüm yoruculuğuna rağmen çok keyifli geçmekteydi, şoförümüz Musa, bize yol boyu yaptığı açıklamalarla öğrenmek istediğimiz tüm sorularımıza cevap vermekteydi, samimi, cana yakın bir insandı.
Mohammed 27 yaşında Hamburg'dan birlikte yola çıktığımız genç, önceleri sessizce bizi dinleyip, sadece sorularımıza cevap veriyordu, sonra baktı bizden kurtuluş yok, üç kadın vır vır, yol boyu konuş, gül , espri yap, O da açıldı, sohbetimize karışıp, espirilerimize güler hale geldi ve kendi de ilgimizi çekecek olan Musayla konuşmalarını bize aktardı, Musa oldukça sessiz konuştuğundan, biz de arkada çok da duyamadığımızdan tercümanlık yapıyordu.
Mevlüdiye ablamız 68 yaşında Almanya'ya gelen ilk jenerasyondan, seyahat hobisi olan, kafası bozulunca kendine bir gezi ısmarlayan, kendi ayakları üzerinde duran, güçlü bir Türk Kadını, kendisini 5 yıl önce tanıdım, canayakın olduğunu biliyordum ama bu yolculuğumuz onunla renklendi, her konuşmamızı gülerek sonlandırıyorduk, kızım artık "omi" demeye başladı ! Hayat deneyimi, konuşmaları , espirileri, hareketleri, belki de seyahatimizden onun sayesinde bu kadar çok keyif aldık, seyehatimiz renklendi.
Bir konuşup, iki gülebiliyorduk, Musa'nın gezi sonunda dediği, bu güne kadar eşlik ettiğim en güzel grup😊
Sabah saat 6 da Quenn Elisabeth Park safari turumuz başladı, Uganda'daki 3 Ulusal parktan biri, bizler vahşi hayvanları doğal ortamda görmenin heyacanıyla şoförümüz ve rehberimiz Mustafa'nın anlatımlarını kaçırmamaya çalışarak, beşik gibi sallayan aracın içinde uyumamak için çaba sarfederek, kimi zaman kafamızı dışarıya çıkararak, temiz havayı içimize çekerek, kimi zaman oturarak, 4 saat süren dolaşmayı bitirdik, ne gördük ?, fil sürüsü, leopar, bolca suaygırı, bolca geyik, kaktüs ağaçları, çeşitli kuşlar, eski bir volkan göletinden elde edilen tuz üretimi ...
Kendimizce sorduk ; acaba turist çekmek için, millete ulusal doğal park deyip, hayvanları insanlar mı salıyor parka? , yok ya bu kadar turist, hatta belgesel çekimine gelen televizyon yapımcıları, boşuna gelmez , degil mi ?
Bizimkisi göremediğimiz hayvanların hayal kırıklığıydı belki de, ondan bu sorgulama!
Safarinin ardından George gölünde bot turuyla devam ettik, oldukça fazla suaygırı yaşamakta, ince narin bir boyna sahip balıkçıl kuşları çok sık gördük, ama en ilginci boyum büyüklüğünde iri, kocaman bir kuşu görmekti.
Leylekgillerden, Afrika Marabosu ve türleri arasındaki en büyük olanıymış.Kanatları açıldığında 3,2 metreye ulaşabiliyormuş.Sosyal, insanlarla iç içe yaşayan hayvanlar, çöpten beslenen, et, balık, sinek yiyen bir kuş cinsiymiş.
Saat 15 civarı göl manzaralı bir restorantta, göle has, leziz balıklardan yiyerek ayrıldık, yemeklerimizi beklerken günün yorgunluğunu manzarayı dalıp, doğanın güzelliklerini içime sindirip, Uganda'ya has bir içecek cinca içerek biraz attım,tadı o kadar değişik ve güzeldi ki, gelirken Hamburg 'a aile fertlerine de getirmeyi ihmal etmedim😊, tam huzur ortamı, zamanın olsa, al eline bir kitap yada aç bir müzik öylece dalıp derinlere git...
Biz fazla derinlere dalmadan hemen zamana dönelim😉
Bu gece Mbraraˋ da konaklayacağız, yola çıkmamız, varmamız yine akşam saatlerini buldu.
Agip Otelin Cafe bölümünde yine bir afrika kahvesiyle günü sonlandırdık, sabah erkenden yola çıkmak gerekti.
Kampala' ya 270 km, tahmini 5 saat yol kat etmemiz gerekti.
Kahvaltının ardından saat 9 da yola çıktık, kahvaltı iyiydi, garsona tost ekmeğine sürmek için margarin yada tereyağı istediğimde sadece margarin getirebileceğini söyledi, sonra zaten tereyağının Uganda'da kullanılmadığını öğrendik, heeee peynir zaten hiç yemedik bir hafta boyunca, elbette burada yaşayan avrupalılar için özel ürünler satan yerler mevcutmuş.
Ve 3 saat gibi bir yolculuğun ardından ilk durağımız Equator çizgisinin geçtiği 0 noktasının olduğu, Kayabwe' ydi.
Dünyayı iki yarım küreye ayıran ekvator çizgisi, tam da buradan geçiyordu, fotograflar çekildi, yapılan kuzey , güney küre ve 0 noktası yer çekimi testini gördük birer soğuk içecekle serinleyip, yola devam ettik.
Yolumuzun üzerinde bir köye uğrayıp, sonra da karnımızı damak tadımıza uygun bir yerde doyurmak için önerilen Javas Restoranta gittik. Oldukca modern, hatta Uganda ya göre lüks bir restoranttı, az önce içimiz acıyarak baktığımız sefalet içindeki insanların yaşayışını gördükten sonra, burada onca paralar veripte karnımızı doyurmak kendimizce zorumuza gitti, peki ya burdaki insanlar!
Hemen az ötelerinde, hatta günlük hayatta içlerinde, her zaman gördükleri sefaleti yaşayan insanları nasıl umursamadan, böyle lüks bir yerde yiyebiliyorlardı.
Iste DÜNYA !
ZENGİNE HER OLANAĞI, HER YERDE SUNUYORDU, en fakir dedigimiz ülkelerde bile...
Valla açıkcası burada bir menüye ve içecege 15,-€ gibi bir para vermek içimi cız ettirdi, tamam Almanya da olsa normal menü fiyatıdır der, geçeriz, ama bu ülkede yaşadığımız, gördüğümüz onca şeyden sonra fazla geldi !
Buraya gelipte elbette geleneksel yemeklerin de tadına baktık, denemeden olmaz ! Uganda da ekmek yerine mısır unundan yapılan bazlama, krep tarzı ekmek tüketiliyor, baharatlı pirinçleri çok lezizdi, matoke püresi (bana tatsız,tussuz birşey gibi geldi, ama yine de yedim), sulu et yemekleri, sofralarında taze ananas, jackfruit genelde hep vardı, ben ilk defa yedim ve çok beğendim.Sokaklarda şeker niyetine, şeker kamışı satan seyyar satıcılar her köşede bulunmakta, denemeydiyseniz yiyin ,ama dikkat edin!
Kampala'da ilk geldiğimizde kaldığımız aynı otele, Africana ya yerleştik.
Otelimiz avrupa standartlarında bir oteldi, özellikle hijyene, suya çok dikkat etmemiz gerektiği için, önceden tecrübe edinen arkadaşların önerisiyle böyle bir otelde kaldık, Kasese'deki otelimiz, daha çok misafir evi konumundaydı, ama idare ettik, Mbrara'da ki otelimiz Agip Otel belki çok konforlu değildi, ama biz çok rahat ettik, Kasese deki otele göre çok çok iyiydi.
Su çok önemliydi Uganda'da ve biz hep şise suyu aldık, hatta bir tanıdığım mümkünse dişlerimizi bile şişe suyla fırçalayın demişti, doğru, örneğin Kasese'de otelin musluk suyuna güvenemediğim için, ne duş aldım, ne de dişlerimi musluk suyu ile fırçaladım, ama Mbrara'daki otel yine hijyen standartı yüksekti.
Eşyalarımızı valizimize yerleştirdik, sabah otelden çıkacak ve tüm günü yollarda geçirecek, sonra da gece Entebbe Havaalanına gidecektik.
Güzel bir duş, sonra hemen uyumaya geçtik, iyi bir uyku o kadar iyi geldi ki ve hazırdık!
Sabah kahvaltımızı yaptık ve kısa bir Resmî ziyaretin ardından Jinja'ya Nil Nehrinin Kaynağına doğru yola çıktık, 40 km lik yol, 3 saatte sürdü , ama değdi !
Kutsal Nil Nehri !
Eskicağdan, ortacağa, Mısır' a ve geçtiği on ülkeye hayat veren, Kutsal kitaplarda yer alan Nehir !Akdeniz dünyası içinde tarih, kültür, tarım, ticaret, dil, din edebiyat ,teknoloji, mimarî, bilim ve sanatın kaynağı olana Nil.
Nil Parkındaydık, doğduğu noktada oluşan Viktoria gölüne ayaklarımı soktum, güneş, doğa, su, tüm bu güzelliklerin içinde, şifa niyetine ayaklarım sudaydı.
Bazılarına göre batıl inanç olabilir, ama ben can-ı gönülden, inanarak yüce Rabbimden diliyorum, bana göre yer, zaman çok da önemli değil, ama ben burda olmaktan çok başka bir manevi haz duydum.
Ne demiş Mevlana "Kapı açılır, sen yeter ki vurmayı bil! Ne zaman bilmem! Yeter ki o kapıda durmayı bil! "
Ben de bu misal, istiyorum Yaradandan ! En başta da sağlık!
Viktoria gölünde bir saate yakın süren bir bot turu yaptık, Jinja, yani Nil nehrinin çıktığı noktaya gittik, kaynağın çıktığı yerde su, o kadar güçlü ki, bot o bölgede yönünü suyun itme kuvvetinden dolayı çok zor çevirdi.
Hatıra fotograflarımızı çektik, çok fazla oyalanmadan Kampala'ya döndük ,dönüşümüz de oldukça uzun olacaktı çünkü !
Yol üzerinde durup ananas ve şeker kamışı aldık, Hamburg'a götürmek için.
Kampala'da son saatlerimiz, maalesef merkezi gezmeye hiç zamanımız olmadı, kısa bir pazara uğrayıp, hediyelik alıp çıktık.
Uganda'da şehir konumunda olan tek yer Kampala, farkettiniz mi bilmem, tüm anlatımım boyunca yerleşim birimi diye isimler yazdım, nedeni bu !
Yani ülkedeki tek şehir sadece Kampala.
Biz Uganda'da olduğumuz sürede, toplamda 6 Krallıktan 4 tanesinde bulunduk, bir tanesi de yol üstüydü, sadece geçtik.
En büyük krallık Buganda, merkezi Uganda Kampala, 4,5 milyon insan, 20 ayrı totem(etnik grup) var.
Rwenzururi Krallığı - Kasese - Güney-Batı Uganda
Ankoli Krallığı - orta - batı ve merkez Mbrara
Bunyolo Krallığı (yolumuz üstünde geçtik), orta - kuzey
Toro Krallığı batı Fort Portal
Uganda'da 138 farklı seçim bölgesi mevcut, 48 etnik grup var.
Bu çok önemli bir info, Bahai dininin merkezi Kampala'da bulunmakta.
Insanlarının bu kadar karma bir kültür, dil ve inanç içinde olması ve barış içerisinde mutlu yaşaması beni cezbetti.Insanların elinde avucunda yok,ama yüzleri gülüyor,mutlular !
Uganda, Kongo ve Güney Sudan sınırlarında bir köy olduğunu ve bu köyde bir çok dil ve inancın birarada yaşadığını duymakta ilginçti.Köyde 3 resmi dil, Uganda bölümünün resmi dili Ingilizce, inanç müslüman, hristiyan, Kongo bölümünün Fransızca, anglikanizm, hristiyan, güney Sudan bölümünün Arapça, müslüman halktan oluştuğunu öğrendik.
Barış içerisinde 3 farklı ülkenin topraklarının birleşim noktasında kültürler, inançlar birlikte yaşıyor.
Bu ülkelere fitneyi, fesatı, düşmanlığı sokanlar, büyük sömürü ülkeleri biliyoruz, halen sömürülen ülkeler!
Topraklar o kadar verimli ki ,Hollonda gelmiş lale üretip avrupaya pazarlıyor, ingiltere gelmiş kahve yetiştirmiş, üretiyor, oradaki halk doğru düzgünkahve içemezken, madenleri yine zengin ülkeler işletiyor.
Uganda ekonomisinin %80 i ithalata dayanmaktadır,maalesef imalat, sanayii, üretim istenilen oranda olmadığından, ama ham madde ihracati oldukça yüksek sadece % 30luk ihracatı altın ve kahveden oluşmakta, petrol, ham yağlar, şeker, tahıl vs. Anlaşıldığı üzere bu ülkede aslında herşey var, var olmasına da, birileri kaymağını yiyiyor !!!
Kampala merkezi gezemedik, nasipse bir daha ki sefere, sadece bir günümüzü Kampala merkezi gezmeye ayıracağım ve Kampaladaki Sarayı, Uganda Müzesini, Gaddafi Ulusal Camiini, Rubaga Katedralini, Bahai Inanç Merkezini, Kasubi Kral mezarlarını şimdiden görülecek yerler listeme ekledim ve ben bu zor günleri en yakın zaman da geride bırakma ümidiyle, yeniden o güzel diyarlara gitmenin planını yapmaya başladım bile...
Sağlıklı güzel günler de, yeniden, yeni yerleri keşfetme yada sevdiğim, yeniden dediğim şehirlere gitme tenennisiyle, aydınlık güzel yarınlarda buluşma dileğiyle...
Sağlıcakla, sevgiyle , hoşça kalın...
29 Mart 2020 Pazar, Koronalı günlerin, izole yaşamın 19.cü günü ...
Her ne kadar tüm güzelliklerini görememiş olsak da, yeniden o güzel yerleri görebilme ümidiyle, gördüğümüz yerleri kafamda yeniden canlandırarak sizlerle birlikte yeniden oraları gezeceğim, bu vesile ile sizleri güncel konu Korona dan uzaklaştırmış olurum diye düşündüm😉
Hadiiiii yola çıkmaya hazır mısınız ?
Biz de gitme fikri oluştuğunda çevremizden gelen, bizleri biraz da ürperten, endişelendiren konuşmalar aklıma geldiğin de "bilinmeyenin insani nasıl da korkuttuğuydu, gerçî bende ki sadece endişeydi, endişe de bir nevi korku aslında değil mi !
Ama ben her zaman ki gibi, hep iyi düşündüm, "Allah büyüktür" deyip, tedbirlerimizi alıp, tevekkül ettim ki, nihayetinde inanın endişe ve korkuya hiç mahal olmadığını yaşayarak gördük !
Tedbirler neydi ?
Aşılar, üzerimizdeki paranın muhafazası, değerli ve gösterişli olan hiç bir takıyı takmayışımızdı !
Uganda'nın diğer Afrika ülkelerine nazaran daha yeşil olduğunu biliyordum, gitmeden biraz okumuştum, ama gittiğimizde gördüğümüz yeşil değil, yemyeşil, bolca doğal gölün, hatta balta girmemiş doğal ulusal parkların, verimli toprakların olduğunu görünce bu ülkenin havası, doğası ile cennet bir ülke olduğunu gördük, maalesef bu cennet ülkede, cehennemi yaşayan insanların olması bizi kedere boğsada gerçek bu !
Entebbe havaalanına sabaha karşı indik, yine aynı saatlerde geriye döndük ve zamanımızın kısalığından, Viktoria gölü kenarında bir yarım adada olan, Uganda' nın eski baş kenti Entebbe'yi görme şansımız olmadı.Biz gidemedik, ama
Entebbe ye sizin yolunuz düşerse 1930 da Tarzan filminin çevrildiği Botanik Parkı ziyaret etmenizi öneririm.Entebbe balık üretim çiftlikleri ile de ticaret hayatını canlı tutan bir yer.
Biz ilk günler Kampala yakınlarında bir çok köyü ziyaret ettik, bana kalırsa Uganda'nın her yeri Botanik Park, kızıl verimli toprakların olduğu, aniden bastıran tropik yağmurların gün içinde sizi ferahlatıp birden yağıp geçtiği, her yerde avakado, jackfruit, muz, ananas, kahve, farklı bir patates türü ağacının ve çesitli meyve ağaçlarını görmeniz mümkün.
Her yer alabildigine yeşil...
Altı günlük Uganda seyahatimiz süresinde toplamda 2000 km ye yakın yol kat etmişizdir, zamanımızın çoğu yollarda geçti, nedeni mesafeler kısa olsada , yolların bozuk olması.Örneğin 370 km lik Kasese'ye 7 saatte ulaştık, tabii arada molayla hadi 8 saat diyelim, yol boyu değişik manzaralara şahit olduk, Fort Portal'e doğru yol alırken Kibale Ulusal Parkının küçük bir bölümünün, geçtiğimiz yolun sınırlarında olduğunu çok sonra idrak ettim, geçtiğimiz her noktayı navigasyonla takipteydim, lakin o an aklıma hiç gelmedi.Eve döndüğümde geçtiğimiz güzergahları, gittiğimiz yerleri çektiğimiz fotoğrafları incelerken fark ettim.
Haaaa " o nedenle goriller ulu orta yollarda yürüyormuş" dedim !
Ne kadar enteresan degilmi? , yolda arabayla giderken bir bakmışsınız yol boyu bir sürü goril !
Yol güzergahında önce Uganda' nın 2.büyük dağı Mont Speke ve ardından Stanley dağ manzaralarını görerek ilerledik.
Bu dağların arkası Kongo Cumhuriyetiymiş, şoförümüz Musa' nın informasyonu.
Fort Portal de bir kahve molası verdik, ama kahvenin yetiştiği ülkede, kahve kültürü yok gibi, bir saatte zor gelen Afrika usulü kahvelerimizi içtik ve Kasese'ye otelimize geçtik.
Sabah erken yola çıktık ama, akşam saatlerinde anca Kasese'deydik, oldukça yorulduk, lakin mutluyduk, sabah erken yeni ve yoğun bir gün bizi bekliyordu !
Bizim bu yolculuğumuz tüm yoruculuğuna rağmen çok keyifli geçmekteydi, şoförümüz Musa, bize yol boyu yaptığı açıklamalarla öğrenmek istediğimiz tüm sorularımıza cevap vermekteydi, samimi, cana yakın bir insandı.
Mohammed 27 yaşında Hamburg'dan birlikte yola çıktığımız genç, önceleri sessizce bizi dinleyip, sadece sorularımıza cevap veriyordu, sonra baktı bizden kurtuluş yok, üç kadın vır vır, yol boyu konuş, gül , espri yap, O da açıldı, sohbetimize karışıp, espirilerimize güler hale geldi ve kendi de ilgimizi çekecek olan Musayla konuşmalarını bize aktardı, Musa oldukça sessiz konuştuğundan, biz de arkada çok da duyamadığımızdan tercümanlık yapıyordu.
Mevlüdiye ablamız 68 yaşında Almanya'ya gelen ilk jenerasyondan, seyahat hobisi olan, kafası bozulunca kendine bir gezi ısmarlayan, kendi ayakları üzerinde duran, güçlü bir Türk Kadını, kendisini 5 yıl önce tanıdım, canayakın olduğunu biliyordum ama bu yolculuğumuz onunla renklendi, her konuşmamızı gülerek sonlandırıyorduk, kızım artık "omi" demeye başladı ! Hayat deneyimi, konuşmaları , espirileri, hareketleri, belki de seyahatimizden onun sayesinde bu kadar çok keyif aldık, seyehatimiz renklendi.
Bir konuşup, iki gülebiliyorduk, Musa'nın gezi sonunda dediği, bu güne kadar eşlik ettiğim en güzel grup😊
Sabah saat 6 da Quenn Elisabeth Park safari turumuz başladı, Uganda'daki 3 Ulusal parktan biri, bizler vahşi hayvanları doğal ortamda görmenin heyacanıyla şoförümüz ve rehberimiz Mustafa'nın anlatımlarını kaçırmamaya çalışarak, beşik gibi sallayan aracın içinde uyumamak için çaba sarfederek, kimi zaman kafamızı dışarıya çıkararak, temiz havayı içimize çekerek, kimi zaman oturarak, 4 saat süren dolaşmayı bitirdik, ne gördük ?, fil sürüsü, leopar, bolca suaygırı, bolca geyik, kaktüs ağaçları, çeşitli kuşlar, eski bir volkan göletinden elde edilen tuz üretimi ...
Kendimizce sorduk ; acaba turist çekmek için, millete ulusal doğal park deyip, hayvanları insanlar mı salıyor parka? , yok ya bu kadar turist, hatta belgesel çekimine gelen televizyon yapımcıları, boşuna gelmez , degil mi ?
Bizimkisi göremediğimiz hayvanların hayal kırıklığıydı belki de, ondan bu sorgulama!
Safarinin ardından George gölünde bot turuyla devam ettik, oldukça fazla suaygırı yaşamakta, ince narin bir boyna sahip balıkçıl kuşları çok sık gördük, ama en ilginci boyum büyüklüğünde iri, kocaman bir kuşu görmekti.
Leylekgillerden, Afrika Marabosu ve türleri arasındaki en büyük olanıymış.Kanatları açıldığında 3,2 metreye ulaşabiliyormuş.Sosyal, insanlarla iç içe yaşayan hayvanlar, çöpten beslenen, et, balık, sinek yiyen bir kuş cinsiymiş.
Saat 15 civarı göl manzaralı bir restorantta, göle has, leziz balıklardan yiyerek ayrıldık, yemeklerimizi beklerken günün yorgunluğunu manzarayı dalıp, doğanın güzelliklerini içime sindirip, Uganda'ya has bir içecek cinca içerek biraz attım,tadı o kadar değişik ve güzeldi ki, gelirken Hamburg 'a aile fertlerine de getirmeyi ihmal etmedim😊, tam huzur ortamı, zamanın olsa, al eline bir kitap yada aç bir müzik öylece dalıp derinlere git...
Biz fazla derinlere dalmadan hemen zamana dönelim😉
Bu gece Mbraraˋ da konaklayacağız, yola çıkmamız, varmamız yine akşam saatlerini buldu.
Agip Otelin Cafe bölümünde yine bir afrika kahvesiyle günü sonlandırdık, sabah erkenden yola çıkmak gerekti.
Kampala' ya 270 km, tahmini 5 saat yol kat etmemiz gerekti.
Kahvaltının ardından saat 9 da yola çıktık, kahvaltı iyiydi, garsona tost ekmeğine sürmek için margarin yada tereyağı istediğimde sadece margarin getirebileceğini söyledi, sonra zaten tereyağının Uganda'da kullanılmadığını öğrendik, heeee peynir zaten hiç yemedik bir hafta boyunca, elbette burada yaşayan avrupalılar için özel ürünler satan yerler mevcutmuş.
Ve 3 saat gibi bir yolculuğun ardından ilk durağımız Equator çizgisinin geçtiği 0 noktasının olduğu, Kayabwe' ydi.
Dünyayı iki yarım küreye ayıran ekvator çizgisi, tam da buradan geçiyordu, fotograflar çekildi, yapılan kuzey , güney küre ve 0 noktası yer çekimi testini gördük birer soğuk içecekle serinleyip, yola devam ettik.
Yolumuzun üzerinde bir köye uğrayıp, sonra da karnımızı damak tadımıza uygun bir yerde doyurmak için önerilen Javas Restoranta gittik. Oldukca modern, hatta Uganda ya göre lüks bir restoranttı, az önce içimiz acıyarak baktığımız sefalet içindeki insanların yaşayışını gördükten sonra, burada onca paralar veripte karnımızı doyurmak kendimizce zorumuza gitti, peki ya burdaki insanlar!
Hemen az ötelerinde, hatta günlük hayatta içlerinde, her zaman gördükleri sefaleti yaşayan insanları nasıl umursamadan, böyle lüks bir yerde yiyebiliyorlardı.
Iste DÜNYA !
ZENGİNE HER OLANAĞI, HER YERDE SUNUYORDU, en fakir dedigimiz ülkelerde bile...
Valla açıkcası burada bir menüye ve içecege 15,-€ gibi bir para vermek içimi cız ettirdi, tamam Almanya da olsa normal menü fiyatıdır der, geçeriz, ama bu ülkede yaşadığımız, gördüğümüz onca şeyden sonra fazla geldi !
Buraya gelipte elbette geleneksel yemeklerin de tadına baktık, denemeden olmaz ! Uganda da ekmek yerine mısır unundan yapılan bazlama, krep tarzı ekmek tüketiliyor, baharatlı pirinçleri çok lezizdi, matoke püresi (bana tatsız,tussuz birşey gibi geldi, ama yine de yedim), sulu et yemekleri, sofralarında taze ananas, jackfruit genelde hep vardı, ben ilk defa yedim ve çok beğendim.Sokaklarda şeker niyetine, şeker kamışı satan seyyar satıcılar her köşede bulunmakta, denemeydiyseniz yiyin ,ama dikkat edin!
Kampala'da ilk geldiğimizde kaldığımız aynı otele, Africana ya yerleştik.
Otelimiz avrupa standartlarında bir oteldi, özellikle hijyene, suya çok dikkat etmemiz gerektiği için, önceden tecrübe edinen arkadaşların önerisiyle böyle bir otelde kaldık, Kasese'deki otelimiz, daha çok misafir evi konumundaydı, ama idare ettik, Mbrara'da ki otelimiz Agip Otel belki çok konforlu değildi, ama biz çok rahat ettik, Kasese deki otele göre çok çok iyiydi.
Su çok önemliydi Uganda'da ve biz hep şise suyu aldık, hatta bir tanıdığım mümkünse dişlerimizi bile şişe suyla fırçalayın demişti, doğru, örneğin Kasese'de otelin musluk suyuna güvenemediğim için, ne duş aldım, ne de dişlerimi musluk suyu ile fırçaladım, ama Mbrara'daki otel yine hijyen standartı yüksekti.
Eşyalarımızı valizimize yerleştirdik, sabah otelden çıkacak ve tüm günü yollarda geçirecek, sonra da gece Entebbe Havaalanına gidecektik.
Güzel bir duş, sonra hemen uyumaya geçtik, iyi bir uyku o kadar iyi geldi ki ve hazırdık!
Sabah kahvaltımızı yaptık ve kısa bir Resmî ziyaretin ardından Jinja'ya Nil Nehrinin Kaynağına doğru yola çıktık, 40 km lik yol, 3 saatte sürdü , ama değdi !
Kutsal Nil Nehri !
Eskicağdan, ortacağa, Mısır' a ve geçtiği on ülkeye hayat veren, Kutsal kitaplarda yer alan Nehir !Akdeniz dünyası içinde tarih, kültür, tarım, ticaret, dil, din edebiyat ,teknoloji, mimarî, bilim ve sanatın kaynağı olana Nil.
Nil Parkındaydık, doğduğu noktada oluşan Viktoria gölüne ayaklarımı soktum, güneş, doğa, su, tüm bu güzelliklerin içinde, şifa niyetine ayaklarım sudaydı.
Bazılarına göre batıl inanç olabilir, ama ben can-ı gönülden, inanarak yüce Rabbimden diliyorum, bana göre yer, zaman çok da önemli değil, ama ben burda olmaktan çok başka bir manevi haz duydum.
Ne demiş Mevlana "Kapı açılır, sen yeter ki vurmayı bil! Ne zaman bilmem! Yeter ki o kapıda durmayı bil! "
Ben de bu misal, istiyorum Yaradandan ! En başta da sağlık!
Viktoria gölünde bir saate yakın süren bir bot turu yaptık, Jinja, yani Nil nehrinin çıktığı noktaya gittik, kaynağın çıktığı yerde su, o kadar güçlü ki, bot o bölgede yönünü suyun itme kuvvetinden dolayı çok zor çevirdi.
Hatıra fotograflarımızı çektik, çok fazla oyalanmadan Kampala'ya döndük ,dönüşümüz de oldukça uzun olacaktı çünkü !
Yol üzerinde durup ananas ve şeker kamışı aldık, Hamburg'a götürmek için.
Kampala'da son saatlerimiz, maalesef merkezi gezmeye hiç zamanımız olmadı, kısa bir pazara uğrayıp, hediyelik alıp çıktık.
Uganda'da şehir konumunda olan tek yer Kampala, farkettiniz mi bilmem, tüm anlatımım boyunca yerleşim birimi diye isimler yazdım, nedeni bu !
Yani ülkedeki tek şehir sadece Kampala.
Biz Uganda'da olduğumuz sürede, toplamda 6 Krallıktan 4 tanesinde bulunduk, bir tanesi de yol üstüydü, sadece geçtik.
En büyük krallık Buganda, merkezi Uganda Kampala, 4,5 milyon insan, 20 ayrı totem(etnik grup) var.
Rwenzururi Krallığı - Kasese - Güney-Batı Uganda
Ankoli Krallığı - orta - batı ve merkez Mbrara
Bunyolo Krallığı (yolumuz üstünde geçtik), orta - kuzey
Toro Krallığı batı Fort Portal
Uganda'da 138 farklı seçim bölgesi mevcut, 48 etnik grup var.
Bu çok önemli bir info, Bahai dininin merkezi Kampala'da bulunmakta.
Insanlarının bu kadar karma bir kültür, dil ve inanç içinde olması ve barış içerisinde mutlu yaşaması beni cezbetti.Insanların elinde avucunda yok,ama yüzleri gülüyor,mutlular !
Uganda, Kongo ve Güney Sudan sınırlarında bir köy olduğunu ve bu köyde bir çok dil ve inancın birarada yaşadığını duymakta ilginçti.Köyde 3 resmi dil, Uganda bölümünün resmi dili Ingilizce, inanç müslüman, hristiyan, Kongo bölümünün Fransızca, anglikanizm, hristiyan, güney Sudan bölümünün Arapça, müslüman halktan oluştuğunu öğrendik.
Barış içerisinde 3 farklı ülkenin topraklarının birleşim noktasında kültürler, inançlar birlikte yaşıyor.
Bu ülkelere fitneyi, fesatı, düşmanlığı sokanlar, büyük sömürü ülkeleri biliyoruz, halen sömürülen ülkeler!
Topraklar o kadar verimli ki ,Hollonda gelmiş lale üretip avrupaya pazarlıyor, ingiltere gelmiş kahve yetiştirmiş, üretiyor, oradaki halk doğru düzgünkahve içemezken, madenleri yine zengin ülkeler işletiyor.
Uganda ekonomisinin %80 i ithalata dayanmaktadır,maalesef imalat, sanayii, üretim istenilen oranda olmadığından, ama ham madde ihracati oldukça yüksek sadece % 30luk ihracatı altın ve kahveden oluşmakta, petrol, ham yağlar, şeker, tahıl vs. Anlaşıldığı üzere bu ülkede aslında herşey var, var olmasına da, birileri kaymağını yiyiyor !!!
Kampala merkezi gezemedik, nasipse bir daha ki sefere, sadece bir günümüzü Kampala merkezi gezmeye ayıracağım ve Kampaladaki Sarayı, Uganda Müzesini, Gaddafi Ulusal Camiini, Rubaga Katedralini, Bahai Inanç Merkezini, Kasubi Kral mezarlarını şimdiden görülecek yerler listeme ekledim ve ben bu zor günleri en yakın zaman da geride bırakma ümidiyle, yeniden o güzel diyarlara gitmenin planını yapmaya başladım bile...
Sağlıklı güzel günler de, yeniden, yeni yerleri keşfetme yada sevdiğim, yeniden dediğim şehirlere gitme tenennisiyle, aydınlık güzel yarınlarda buluşma dileğiyle...
Sağlıcakla, sevgiyle , hoşça kalın...

























Kommentare
Kommentar veröffentlichen